Israrla “şike sahada olur” un altı çiziliyor…
Oysa, mücadele, hırs, beceri ne kadar futbolun bir parçasıysa, isteksizlik, aptallık, beceriksizlik de o kadar parçası.
30 – 40 maçlık maratonda birilerinin yukarılara çıkıp birilerinin yerinde sayması da kulüplerin bütünüyle içinde bulundukları koşulların bir sonucu. Yarışın en önemli parametrelerinden biri bu.
Kısaca özetleyelim:
Kulüp, öncelikle yeterli düzeyde bütçeye sahip olacak, ancak mevzu sadece para da değil, doğru yönetilecek, rasyonel kararlar alacak, zaafiyetlerinin bilincinde olacak, açıklarını buna göre kapatacak vs. vs.
Veya bunları yapamayacak ve aşağılarda kalacak…
Biz bütün bu unsurların sahaya yansımasını seyrediyoruz. Galipleri takdir ederken, mağlupların hüznünü de hissediyoruz. Saha hikayelerini bunlarla yazıyoruz.
Videolar ile gösterilen bireysel hatalara takılmıyorum bile… Yöneticisi tarafından esir muamelesi gören, TD’ü tarafından ezilen, takımının hem şehrileri tarafından taciz edilen, baskı altında tutulan topçuların çıkıp sahada bunlar yokmuş gibi oynamasını bekleyecek, aksi tutumu şike diye niteleyeceksek, ya 22 tane Asimo bulalım, ya da bu seyri unutalım gitsin.
Öte yandan, sahaya şike penceresinden bakarken, teşvik penceresini ustaca kapatıyor, ama denk gelirse başka bir zaman veya konumda tekrar açıyorlar.
Çünkü sahaya teşvik penceresinden bakmak, “Bu işler sahada olur” demek, bizim çok sevdiğimiz, hayranlık duyduğumuz, koşullara isyan, baskıya isyan, “büyük” ün nobranlığına isyan hikayelerini de alıyor elimizden.
Şartları itibarıyla yerlerde sürünen bir takımın, gün gelip sahada birkaç maçlık da olsa başkaldırması “teşvik” olarak değerlendiriliyor çünkü.
Hem ezileceksin, hem de buna rağmen sırf delikanlılıktan çıkıp oynayacaksın, sonra, ekran veya klavye başındakiler, üstüne bir de seni para almakla suçlayacak.
Oynamayı dener misin, “hadi len” mi dersin!?
Medya, şike ve teşvik kelimelerini yeni adet olduğu üzere sürekli birlikte kullanıyor, ama “sahaya bakalım” derken, ustaca değişiyor.
“Nasıl bir oyun sahada her iki şüpheyi birden aynı anda giderebilir?” sorusunun cevabı yok çünkü…
“Şike teşvik var mı maça bakalım” demek, ligdeki her takımın, her maça baskı altında çıkması demektir. Üstelik “şikeci görünmeyeyim, mücadele edeyim” de yetmez, aynı zamanda “mücadeleyi abartmayayım, teşvikçi de demesinler” içerikli oksimoron bir psikolojiyle maç oynanması demektir.
“Şike teşvik var mı maça bakalım” demek, takımları sezon başında büyüklük ve/veya yaptıkları transfer itibarıyla gücüne göre sıralayıp, sezonu öyle bitirmek, Ağustos Şampiyonu’nun Mayıs Şampiyonu olmasına göz yummaktır.
“Şike teşvik var mı maça bakalım” demek, sahada seyredilenle ilgili olarak, oyunu bir kenara bırakıp sadece şike / teşvik bağlamında, güç, konjonktür, mafyöz ilişki konuşmak, maçtaki üç tane güzel veya çirkin hareketi bu bağlamda değerlendirmek, özetle futboldan kopmak demektir.
“Şike teşvik var mı maça bakalım” demek, ilk ağızda masumane görünen gerekçesinin tam tersine bütün maçların kendiliğinden otomatik olarak kurgulanması demektir.
“Şike teşvik var mı maça bakalım” demek, sadece ve sadece temel paradigması güç, para ve medya manipülasyonuna dayalı yapıların ilanihaye hükümranlığı demektir.
Yukarıdakilerin hepsi futbolun bir parçasıyken ve biz oyunu bütün bu çelişkileriyle severek izler, bu vesileyle oyunun bütün ekonomisini sırtlanırken neden sahaya bakarak yargılamadık sahadakileri?
- Çünkü perde arkasının temiz olduğuna inanıyorduk.
- Çünkü medyadaki bütün spor programları şaibe, perde arkası çirkinlik, para, politika, hemşehrilik ilişkileri üzerine kurgulanmıyordu.
- Çünkü futbol ne kadar endüstriyelleşirse endüstriyelleşsin, paranın saha içinde konuştuğunu sanıyorduk.
Sahanın dışıdır temizlenmesi gereken, oyunun sadece oyun olduğundan emin olmamız için kimsenin bu iğretilikleri aklına bile getiremeyeceğine olan inancımızın pekiştirilmesidir ihtiyaç, haybeye birbirinize maç gösterip durmayın…






